Çoklu Türler Etnografisi: Yüz Yüze Bir Araştırma İmkanı Üzerine Düşünceler

1970’li yıllardan itibaren insan-hayvan çalışmaları, insanlar ve hayvanlar arasındaki ilişkileri inceleyen disiplinlerarası bir çalışma alanı olarak; insan-hayvan, kültür doğa gibi düalizmlere karşı eleştirel bir bakış ortaya koymaktadır. İnsan-hayvan çalışmalarının bu düalizmlerin ötesinde ve insanmerkezci olmayan bir bilim imkânı arayışı, bilimsel araştırmalara basitçe hayvan konusunun eklenmesi biçiminde gerçekleşmemiş, hayvandan kesin sınırlarla ayrılmış “insan” ve “toplum” kategorilerinin kendisinin de sorgulanmasına imkân vermiştir. Bu sorgulama etnografyanın dönüşümünü de etkilemiş ve 2010 yılında S. Eben Kirksey ve Stefan Helmreich’in tanımlamasıyla çoklu türler etnografisi (multi-species ethnography)
etnografik araştırmaya insan merkezci olmayan bir teorik ve metodolojik imkân olarak ortaya çıkmıştır. Bu çalışma etnografinin, insan-hayvan çalışmalarıyla nasıl ilişkilenebileceği sorusunu konu almakta ve bu bağlamda çoklu türler etnografisine odaklanmaktadır.

Anahtar Terimler: çoklu türler etnografisi, etnografi, insan-hayvan çalışmaları, insan-hayvan ilişkileri, insanmerkezcilik

*Bu yazı Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi Kültürel Çalışmalar Dergisi
2017, 4(1) sayısında yayınlandı. Tamamı için şuradan buyrunuz.

Reklamlar

İlk Kültürel Gereç Çuval İse: Erkeklik ve Et Yemenin Kesişimselliğinde Bilimsel Anlatıların Kuruluşu

Bu çalışma; et yeme pratiği üzerinden, insan merkezciliğin ve erkek egemenliğin kesişiminde, bilimin nasıl bir işlev gördüğü sorusuna odaklanıyor.  Bu ilişkinin tarihsel-toplumsal inşası hangi çıkarlar ve nasıl bir tahakküm mantığı ile gerçekleşmektedir? Çalışma, bu soruyu Elizabeth Fisher’in “çuval kuramı”ndan hareketle ele alıyor. Buna göre ilk kültürel gereç; avlanmaya yarayacak büyük, uzun ve sert bir cisim değil, içine muhtemelen yabani yulaf tohumlarının doldurulacağı çuval gibi bir taşıma gerecidir. Ancak çuvaldansa, tarihe, çok daha kahramanlık içeren ve erkek egemenliğine dayalı olan büyük-uzun-sert cisim damgasını vurmuş ve bu cisim erkek egemen sömürünün bir gereci olmuştur. Bu sömürü biçimi, kapitalizm ile eklemlenerek kendisini sürdürmede; doğaya atfedilen olumsallık, risk ve düzensizliğe karşı Kartezyen düalizmler ile kurulan bilimsel anlatılardan faydalanmıştır. Çalışmada bu anlatılardan bazıları; “kökenci anlatılaştırma”, “doğallaştırıcı anlatılaştırma” ve “Avrupamerkezci anlatılaştırma” olarak adlandırılarak inceleniyor. Çalışma son olarak ise, erkeklik ve etme yeme arasındaki bağı kuran bir bilimsel teorinin imkânlılığını sorguluyor. Bu yönüyle çalışma, diğer sömürü biçimleriyle olduğu gibi hayvanlar üzerindeki eril sömürü biçimleriyle de mücadele eden feminist bir bilim arayışı olarak görülebilir.

              Anahtar kelimeler: Erkeklik, et yeme, bilimsel anlatılar, bilim, feminist bilim

*Bu yazı Fe Dergi: Feminist Eleştiri Cilt 7, Sayı 2’de yayınlandı. Tamamı için şuradan buyrunuz.

Cadı’dan öğrendiğim şeylerden sadece birkaçı

Yaklaşık altı yıldır birlikte yaşadığım kedim cadı, bebekliğinden beri omzuma çıkar ve pek çok kişinin omzuna çıkar, bunu sever. Bu onun insanlarla iletişim şeklinin, sevgi deneyiminin bir parçası. İşte ondan öğrendiğim şeylerden birkaçı…

1. Cadı’yı başkasının omzunda görünce kıskandığım oldu ama bunun beni daha az sevdiği anlamına gelmediğini bildim. Cadı sevgi dolu bir kedi ve sevgisi paylaştıkça azalmıyor. Gerçek sevginin böyle bir şey olduğunu, sahiplenmek, düşünmek, planlamak değil, öylece akıvermek olduğunu cadı’dan öğrendim.

2. Cadı omza çıktıgında, göğsünüzün ortasına yerleşmiş olur, orada purrlar ve titreşimleriyle orayı ısıtır. Tırnakları ise tutunurken sırtınızı acıtabilir. Oradaki varlığı kalp ağrılarıma iyi gelmiştir hep. Ama düşündüm ki, belki de cadı bunu bilerek yapıyor. İnsanların kalp ağrılarını şifalandırıyor. Bazen başka işim olsa da omzuma gelmek istiyor, sevgisini mi dayatıyor yoksa işimiz olsa da kalp ağrılarımızın orada olduğunu bildiği için mi? 

3. Cadı birinin omzunda iken benim de o kişinin kalp ağrısını görmeye başlamama ne demeli? Ama esas şaştığım, bunca zamandır nasıl görmediğim. Dünyada bu kadar kalp ağrısı varken, çoğu kez nasıl da sadece kendiminkini görerek yaşayabildiğim.

4. Ve cadı hep onikiden vurur, ne zaman şifa verebileceğini, ne zaman oyun oynayacağını ve ne zaman beni gercekten yalnız bırakması gerektiğini bilir. Bu da öğrenmem gereken başka bir şey iste…

“Sevici Türküsü: Bir Sevicinin Romanı”- Leslie Feinberg

“Kız mısın, oğlan mı?” sorusunun şiddetine maruz kalan Jess’in çocukluğundan bir parça bu. Leslie Feinberg’in bu romanında, ana karakter Jess, bir köpek ve karga ile karşılaşmasında, bu soruyu nasıl karşılayacağına ve ikili toplumsal cinsiyet düzeninde yer bulamayan kimliğini nasıl anlamlandıracağına dair ufuk açıcı bir yol buluyor.

“Kız mısın oğlan mı?” diye bir Mongrel’e sordum.

“Hav hav”

““Sevici Türküsü: Bir Sevicinin Romanı”- Leslie Feinberg” öğesini okumaya devam et

“Uçmak”- Kate Millett

“Bir insan avının ölüsü önünde durduğu zaman neyi sergiler?” diye soruyor Kate Millett.

Öldürdüğü hayvanın önünde silahıyla poz veren insan fotoğraflarını düşünüyorum. Hayvan cesetlerinin kafasını tutan ya da bedenlerini şekilden şekile sokarak yanlarında gururla dikilen insanların fotoğraflarını. Bu fotoğrafların et yiyen insanların da olduğu geniş bir kitleyi rahatsız ettiğine, bir biçimde irite ettiğine şahit oldum. Zihnimde canlanan bu görüntüleri bir kenara koyuyorum.

Diğer kenara da kimi feministler arasında vejetaryenliğin ve veganlığın politik olarak değerlendirilmektense naiflik ve elitizmle itham edilerek alay konusu edilmesini, ekolojik feminizmin ve doğa tartışmasının, kadınları doğayla özdeşleştirdiği varsayımıyla, feminist hareketi gerilettiği iddiasını; kasaplık gibi bir “mesleğin”, avcılık gibi bir “sporun” eşitlik saikiyle pekala kadınların da dahil olması gereken alanlar olduğu fikrini koyuyorum.

İşte bu iki kenar arasında bizim küçük kirli çelişkimiz yer alıyor: Erkeklere atfedilen bütün alanlara dahil olalım ama hayvanları da o kadar öldürmeyelim canım… Oysa, kadınları doğa ile özdeşleştiren de aslında o erkek egemenliği değil mi? Dahası, erkeklerin kadınları ve hayvanları özdeşleştirerek sömürmeleri durumundan, kendimizi hayvanlardan üstün görerek sıyrılabileceğimizi bize düşündüren ne? Kadınlar olarak hayvanlar ile ilişkimizdeki kendi egemenliğimizi sorgulamadan, biz de özgürleşemiyor ve kendimizi o küçük kirli çelişki çukurunda buluveriyoruz. Çok sevdiğim Kate Millet’in özyaşamöyküsünde bize aktarmış olduğu gibi…

“Bir  kez öldürdüm. Waseda’lı şımarık bir oğlana ders veriyordum ve zengin babasının dağdaki avcı partisine kendimi davet ettirmiştim.Ben doğa yürüyüşü kısmına katılacaktım, onlar avlanabilirlerdi. Feodal piramidi oluşturan insanlar: büyük adam ile köleleri -silah taşıyıcıları, şoförleri, yanında çalışanlar- şakalarına gülecek tam bir takım. Ben çifte yabancıydım, başka ülkeden ve kadın. Büyük adam tartışmasız bir şekilde aşağılayıcı olan abartılmış bir saygı gösterisi yapıyor, her akşam banyoya ilk giren olma hakkını bana bırakıyordu.  Üç gün süreyle beni alaya aldılar, baskı artıyordu. Yabancı kadın silah kullanamıyor. Sadece kullanabildiğini kanıtlamak isteyecek kadar aptal ve kibirliydi. Tüm gün silah atmam için baskı yaptılar. Akşam üstü geç vakit havaya ateş ettim ve bu beni hem şaşırttı hem de sevindirdi. Vurmuştum: kuş havada durdu. Bir an çok sevindim, gururlandım. Sonra kanlar içinde kanat çırparak ayağımın dibine düştü, benim egom için onun hayatı.

Et yerim ve özellikle de tavuk eti severim.  O zaman bunun ne anlamı var? Mezbahalar sülün avlarından daha kötü. Fakat ben bir kuşun canını almanın ne demek olduğunu biliyorsam, ya bir erkeğin ya da çocuğunki? Bir kadının silah ateşleyebileceğini mi göstermek istedim? Bir insan avının ölüsü önünde durduğu zaman neyi sergiler? Bu geceki o çocuk o zaman sevgiyi anlayacak mı? Devrimci silahşör gerçekten kimi öldüreceğini bilecek mi? Nasıl karar verecek? Bir kere başlayınca da, bir süre sonra ayırt etmek gerekli olacak mı?”

Kate Millet, 1996, Uçmak, Pencere Yayınları, s.38.

Kadınlar Olarak Tartışıyoruz: ATAERKİLLİKTEKİ PAYIMIZ NEDİR?

Bizler, Muğla’da, ataerkillikle mücadele eden kadınlar olarak, ataerkillikteki kendi payımızı konuşmak derdiyle bir araya geldik. Farkettik ki, ataerkillikten bahsederken, ya erkeklerin ya da bizim dışımızdaki başka kadınların gerçekleştirdiği ezme ve iktidar pratiklerini konuşuyoruz. Ancak çoğu kez kendi hayatlarımızı yaşarken gerçekleştirdiğimiz ataerkil pratiklerimize bakmaktan kaçınıyoruz. Ataerkillikle birçok alanda işbirliği yapıyoruz, bu geniş konuyu sınırlı bir sürede konuşmanın en iyi yolunun bu derdin bizi en çok yakaladığı yerden başlamak olduğunu düşündük. Bu nedenle kafamızda birçok soru olsa da,  konuşacağımız odakların ortaya çıkmasını daha çok tartışmanın akışına bıraktık. Bu atölyeden muradımız, kendimizle yüzleşmekti. “Kadınlar Olarak Tartışıyoruz: ATAERKİLLİKTEKİ PAYIMIZ NEDİR?” öğesini okumaya devam et